SAYFA 15
Eski Taş Devri, ya da Paleolitik Çağ, yaklaşık 3 milyon yıl önce alet yapan insanların ortaya çıkışından yaklaşık olarak 12.000 bin yıl önce son buz çağındaki erimeye kadar sürdü. İnsan varoluşunun yüzde 99,5'ini kapsıyordu. Yeni bir tarzın ya da tekniğin geliştirilmesi 100.000 yıl alabiliyorduSAYFA 17
İnsan ve şempanzenin soyları yaklaşık 5 milyon yıl önce ayrıldı, daha önce de belirttiğim üzere bundan iki milyon yıl sonra kaba taş aletler yapan insanlar ortaya çıktı.
SAYFA 19
Neandertaller yaklaşık olarak 130.000 yıl önce ortaya çıkmış, bundan 100.000 yıl sonra da ortadan kaybolmuşlardır. Cro Magnon denilen, bizim bugünkü türümüzün ilk örnekleriyle aynı zamanlarda evrilmişlerdir.
SAYFA 20
bu iki grubun maddi kültürlerinin, el işlerinden anlaşıldığı üzere 50.000 yılı aşkın bir süre boyunca benzer olmasıydı. Arkeologlar insan kemikleri aletlerle birlikte bulunmadıkça bir mağarada Neandertallerin mi yoksa Cro Magnonların mı yaşadığını söylemekte zorlanırlar.
SAYFA 26
Neandertal genleri hâlâ bizimle olabilir. Neandertaller ile ilk modern insanlar arasında çiftleşme olduğunu düşündüren bazı kanıtlar vardır.
SAYFA 30
Arkeologlar, ilk medeniyetlerin her ikisi de MÖ 3000 yılında ortaya çıkmış (güney Mezopotamya'da, yani bugünkü Irak'ta kurulmuş) Sümer ve Mısır medeniyetleri olduğunda hemfikirdir
SAYFA 31
Paleolitik dönemden kaçırılıp bizim aramızda büyütülen bir çocuğun, astrofizik ya da bilgisayar bilimlerinde derece sahibi olması şansı bizimle aynı olurdu. En son 50.000 yıl ya da daha önce güncellenmiş bir donanım üzerinde yirmi birinci yüzyıl yazılımı çalıştırıyoruz.
SAYFA 37
Ortadoğu'nun dünyada tarımın, birbirinden bağımsız olarak hemen hemen aynı tarihlerde geliştiği en azından dört büyük bölgeden biri olduğu bugün artık açıklık kazanmıştır. Diğerleri pirinç ve darının başlıca ürünler haline geldiği Uzakdoğu; medeniyeti mısır, fasulye, balkabağı, horozibiği ve domatese dayanan Orta Amerika; birçok patates türü, başka yumru köklü bitki türleri, balkabağı, pamuk, fıstık ve quinoa gibi yüksek proteinli tahıllar geliştirmiş olan Güney Amerika'nın And Dağları bölgesidir. Bütün bu bölgelerde tahılların ehlileştirilmesi 8000 yıl öncesiyle 10.000 yıl öncesi arasında gerçekleşmiştir.
SAYFA 38
Koyunlar ve keçiler Ortadoğu'da yaklaşık olarak MÖ 8000 yılında ehlileştirilen ilk hayvanlar oldular.
SAYFA 39
Gıda tedariki daha öngörülebilir hale geldiğinde, nüfus da artıyordu. Hareketli avcı-toplayıcıların tersine yerleşik insanların çocuk sayısını kısıtlamak için bir gerekçeleri yoktu, çocuklar tarla ve ev işlerinde işe yarıyordu.
Üst Paleolitik Çağ'ın başlangıcında, sayımız bir milyonun üçte biri kadardı. 10.000 yıl öncesine gelindiğinde, tarımın arefesinde, yerleşilebilir bütün kıtalara yerleşilmesi sonrasında sayımız 3 milyona çıkmıştı. Sümer ve Mısır'da tam anlamıyla medeniyetin ortaya çıktığı tarihlerde sayımız 15 ila 20 milyonu bulmuş olsa gerektir.
SAYFA 44
1500'lerin başında olan şey gerçekten de istisnai bir şeydi. 15.000 yılı aşkın bir süredir yalıtılmış olarak varlıklarını sürdüren iki kültürel deney nihayet karşı karşıya gelmişti. İlginçtir, onca zaman sonra, ikisi de birbirlerinin kurumlarını görüp tanıyabilmişti. Cortes Meksika'da karaya çıktığında yollar, kanallar, kentler, saraylar, okullar, mahkemeler, pazarlar, sulama tesisatı, krallar, rahipler, tapınaklar, köylüler, zanaatkârlar, ordular, gökbilimciler, tüccarlar, spor, tiyatro, resim, müzik ve kitaplar görmüştü. Yüksek medeniyet ayrıntılarda farklı, ama özde benzer bir biçimde birbirinden bağımsız olarak dünyanın her iki tarafında da gelişmişti. Sınayıcı bir vaka olarak Amerika örneği, bizlerin öngörülebilir yaratıklar olduğunu, her yerde aynı ihtiyaçların, ihtirasların, umutların, çılgınlıkların güdümünde olduğumuzu düşündürüyor.
SAYFA 48
Kadim dünyanın en hayret verici yönü, her şeyin ne kadar da kısa süre önce gerçekleşmiş olmasıdır. Hiçbir kent ya da anıt 5000 yıldan daha eski değildir. Medeniyetin başlangıcından bugüne yalnızca, yetmiş yıllık yetmiş ömür yaşanmıştır. Medeniyetin tamamı, ilk atamızın bir taşı bilemesinden bu yana geçen iki buçuk milyon yılın yalnızca yüzde 0,2'sini kapsar.
SAYFA 50
Paskalya Adası'nın, ilk ziyaretçilerinin hepsini şaşkına çeviren en büyük gizemi yalnızca o devasa heykeller değildi, taşların oraya sanki gökten inmişler gibi desteksiz konulmuş olmasıydı. Adadaki krater göllerinde yapılan polen araştırmaları buranın bir zamanlar sulak ve yeşillik olduğunu göstermiştir. Bu durumu değiştiren bir doğal afet olmamıştı. Paskalya Adası'ndaki felaket insandı.
Güzel evlerle dolu köyler kurdular ve bütün iyi toprakları tarıma açtılar. Toplumsal olarak klanlara ve tabakalara (soylular, rahipler, sıradanlar) ayrılmışlardı, muhtemelen bir reisleri ya da bir "kralları" vardı. Başka bazı adalardaki Polinezyalılar gibi her klan kendi atalarının anısına etkileyici taş heykeller dikmeye başladı. Bunlar bir kraterdeki volkanik tüflerden yapılıyor, sahildeki platformlar üzerine yerleştiriliyordu. Zaman geçtikçe heykel kültü giderek rekabetçi ve gösterişçi bir hal aldı. Her yeni heykel silsilesi, kendisinden öncekinden daha büyük oluyordu; ahu'ya yani sunaklara taşınmak için daha fazla kereste, halat ve insan gücü gerektiriyordu. Ağaçlar büyüyebildiklerinden daha hızlı kesiliyordu, yerleşimcilerin tohumları ve filizleri yiyen fareleri bu sorunu daha da ağırlaştırıyordu. MS 1400'e gelindiğinde, krater göllerinin yıllık katmanlarında artık polene rastlanmıyordu: Ormanlar adadaki hem en büyük hem en küçük memeli tarafından tamamen mahvedilmişti. Son ağacı devirenler, onun son ağaç olduğunu görüyorlardı, başka bir ağaç olmadığını kesinkes biliyorlardı. Yine de o ağacı devirdiler. Taştan adaların keskin köşeli gölgeleri dışında topraklar üzerinde gölgelik bir yer kalmamıştı, insanlar taş ataları artık daha fazla seviyorlardı, çünkü onlar sayesinde kendilerini daha az yalnız hissediyorlardı.
Sonunda bini aşkın moai vardı, en parlak günlerindeki nüfuslarıyla her on kişiye bir heykel düşüyordu. Ama güzel günler artık geride kalmıştı, sonu gelmez rüzgârların sürüklediği, sellerle denize akıp giden güzel topraklarla birlikte onlar da gitmişlerdi. Ada halkı bir delilik halini alan, bazı antropologların "ideolojik bir patoloji" dediği bir tür ilerlemeyle baştan çıkmışlardı. Avrupalılar on sekizinci yüzyılda adaya ulaştıklarında en kötü günler geride kalmıştı; heykel başına bir ya da iki insanla karşılaşmışlardı.
Yıkım faaliyeti, heykelleri inşa edenlerin torunlarının son derece gayretle yürüttükleri bir iş olsa gerek. Aldırışsız atalarına kızgın olan bir halkın, ölülere karşı bir isyanın ifadesidir.
SAYFA 55
Bana en şaşırtıcı gelen, dünyanın her yerinde, farklı kültürler ve ekolojilerde çalışıyor olsalar bile insanların çok benzer şeyleri birbirlerinden bağımsız olarak gerçekleştirmelerinin ne kadar az zaman aldığı. 3000 yıl öncesine gelindiğinde en az yedi yerde medeniyet doğmuştu: Mezopotamya, Mısır, Akdeniz, Hindistan, Çin, Meksika ve Peru.
SAYFA 57
Çatalhöyük'te bulunan mezarlardan anlaşıldığı üzere kadınların ortalama ömrü yirmi dokuz, erkeklerinki otuz dört yıldı. Kanıtlar, MÖ 6000 yılına gelindiğinde ormansızlaşmanın ve erozyonun yaygınlaştığını gösteriyor. Düşüncesizce çıkarılan yangınlar ve keçilerin aşırı otlaması bunun başlıca sorumlusu olabilir. MÖ 5500'e gelindiğinde ilk Neolitik yerleşimlerin birçoğu terk edilmişti. Paskalya Adası'nda olduğu gibi insanlar yuvalarını kirletmişlerdi, daha doğrusu soyup soğana çevirmişlerdi. Ama Paskalya Adası halkının tersine bu insanların göçüp yeni baştan başlayacakları yerler vardı. Cennet Bahçesi'nden kendi kendilerini sürüp çıkaran bu insanlar, Dicle ve Fırat nehrinin arasındaki büyük düzlüklerin aşağı kısmında ikinci bir cennet buldular: Mezopotamya ya da Irak denilen topraklar.
SAYFA 58
MÖ 3000 yılına gelindiğinde bu kasabalar artık küçük şehirler olmuşlardı, kendi enkazlarının üzerine tekrar tekrar kurulmuş, sonunda düzlüklerde topraktan tümsekler üzerinde yükselir hale gelmişlerdi. Sümer medeniyeti bin yıllık ömrü boyunca her biri küçük bir devletin kalbinde yer alan böyle bir düzine kentin yönetiminde oldu. Sümer nüfusunun beşte dördünün kent merkezlerinde yaşadığı, nüfusun tamamının yalnızca yarım milyon olduğu düşünülmektedir.
Mezopotamya'ya özgü basamaklı piramitle, yani zigguratla taçlanmış insan yapımı tepelere dönüştüler; ziggurat insani alana hükmeden kutsal bir dağdı. İsraillilerin daha sonraları Babil Kulesi diye hicvettikleri yapılar bunlardı. Başlangıçta köy kooperatifleri olan rahiplikler de dikey olarak büyüyerek ilk şirketler haline geldiler, memurları ve çalışanları vardı.
Sulamayı, kenti, şirketi, yazmayı icat etmiş olan Sümerler, icatlarına profesyonel askerleri ve krallığın babadan oğula geçmesini de eklediler. Krallar tapınaklarından çıkıp kendilerine ait saraylara yerleştiler, göklerin soyundan geldikleri gerekçesiyle tanrısal bir statüleri olduğunu iddia ediyorlardı; bu birçok kültürde karşımıza çıkacak, ilahi bir hak olarak modern zamanlara kadar gelecek bir fikirdi.
SAYFA 65
Ur bir imparatorluğun başkentiyse, Sümer bir zamanlar geniş bir tahıl ambarıysa nüfus neden hiçe inmiş, toprak neden meziyetlerini yitirmiştir? : Tuz. Nehirler kayalardan ve topraktan tuz alır, denize taşırlar. Ama insanlar suyu ekilmiş toprağa yönlendirdiklerinde suyun büyük bölümü buharlaşır ve geride tuz kalır. İyi bir kanalizasyon, uzun bir nadas dönemi, toprağı yıkayacak kadar yağmur olmazsa sulama programları geleceğin tuz çöllerine döner.
Felaketin ilk işareti buğday hasadında bir gerileme görülmesiydi. Zaman geçtikçe Sümerler buğdayın yerine, tuzu daha fazla tolere edebilen arpa ekmek zorunda kaldılar. MÖ 2100'e gelindiğinde Ur buğdayı hepten bırakmıştı. Paskalya Adası sakinleri gibi Sümerler de toplumlarının çevreye etkisini azaltmak amacıyla toplumda reforma gitmeyi başaramamışlardı. Paskalya Adası'nda tanık olduğumuz davranış biçimini gösterir: kökleşmiş inançlara ve pratiklere sadık kalmak, bugünün bedelini geleceğin payından ödemek, doğal sermayenin son rezervlerini pervasız bir zenginlik ve gösteriş âlemine harcamak.
Bugün Irak'ta sulanan toprakların yarısı tamamen tuzludur, bu dünyadaki en yüksek orandır, onu nehir kıyısında kurulmuş diğer iki medeniyet merkezi Mısır ve Pakistan izler. Ur ve Uruk'un içinde bulunduğu çöl, bu kentlerin eseri olan bir çöldür.
SAYFA 68
Paskalya Adası halkı ve Sümerler çevrelerini o kadar enkaza çevirmişlerdi, o kadar şiddetli bir düşüş yaşamışlardı ki tamamen tükenip gittiler. Ama Roma ve Maya medeniyetleri çöküşlerinden sonra sadeleşmiş "ortaçağ" biçimlerinde yaşamaya devam ettiler.
SAYFA 87
Mısır, Herodot'un yazdığı gibi "Nil'in armağanı"ydı, her yıl tarlaları sulanıyor, sellerin getirdiği bir alüvyon tabakasıyla toprakları tazeleniyordu. Nehrin her iki yakasında sınırları çizen çölleşmiş tepeler, en başından beri, toprağı işlemenin sınırlarının ne olacağını göstermişti; gelip geçici topraklar üzerinde bir nüfus patlamasını cezbedecek ağaçlarla dolu yamaçlar ya da ormanlar yoktu. Nil ve deltası yalnızca yaklaşık 40.000 kilometrekarelik bir ekim alanı sunuyordu, Mısır'ın çiftçilik yöntemleri basitti, kültürün kendisi kadar muhafazakârdı ve doğal su döngüsüne aykırı değil, bu döngüyle birlikte yürütülüyordu. Nil Vadisi'nin darlığı ve drenaj, Sümer'i zehirlemiş olan tuz birikimini yavaşlatmıştı. kadim Mısırlılar tarım arazisinin üzerine bina yapmayacak kadar bu işi genel olarak daha iyi biliyorlardı. Ayrıca, Mısır'da nüfus artış oranı olağanüstü derecede yavaştı.
SAYFA 91
Joseph Tainter geçmiş medeniyetlerin çöküşüyle ilgili kitabında üç felaket biçimini Kontrolden Çıkmış Tren, Dinozor ve İskambil Kulesi olarak adlandırıyor. Bu felaketler genellikle birlikte işler. Sümerlerin sulama sistemi kesinlikle kontrolden çıkmış bir trendi, felakete doğru giden değiştiremeyecekleri bir yoldu. Sümer yöneticilerinin sorunları halledememesi onların dinozor olduklarını, Sümer medeniyetinin hızla ve onarılamaz bir biçimde çöküşüyse onun iskambilden yapılmış bir kule olduğunu gösterir.
SAYFA 92
Dünya nüfusu Roma'nın zirvede olduğu dönemde, MS ikinci yüzyılda 200 milyondu; 1500'de, Avrupa'nın Amerika kıtasına ulaştığı tarihte yaklaşık 400 milyondu; 1825'te Kömür Çağı'nın başlangıcında bir milyardı; 1925'te, Petrol Çağı başladığında iki milyar olmuştu. Nüfusun artış hızı, ulaştığı rakamdan daha çarpıcıdır.
Şimdinin dar görüşlülüğü, gözlerimizin oyunu değil topu izlemesi tehlikelidir. Nereye gidiyoruz? Bizden önceki birçok çağ doğal sınırlarına ulaşıp çöktüyse, bizim kontrolden çıkmış trenimiz nasıl oluyor da hız kazanmaya ayak uydurmayı başarabilmiş?
SAYFA 95
Çiçek hastalığı salgınında nüfusun yüzde 50-75'ini öldürür. Pizarro'nun Peru'da karşılaştığı iç savaşlar ve çözülme tümüyle çiçek hastalığının ve Eski Dünya'dan gelen diğer salgınların sonucuydu. Çiçek, veba, grip ve kızamık. Bunlar Amerika kıtasına ilk olarak (onlara karşı dayanıklı olan) Avrupalılarla gelmiş, adeta biyolojik silah işlevi görmüş, ilk dalgada Meksika ve Peru'nun yöneticilerini, nüfuslarının neredeyse yarısını öldürmüşlerdi. Crosby, fatihlerin "mucizevi zaferlerinin büyük ölçüde çiçek virüsünün zaferlerinden kaynaklandığını" yazar.
SAYFA 106
1970'ten bu yana dünya ticaretinin yirmi kat büyümesi, artık hiçbir yerin kendi kendine yetemediği anlamına geliyor. Bütün Eldoradolar yağmalandı, Çöküş bir kez daha geldiğinde bu kez küresel olacak... Dünya medeniyeti tamamen çözülecek.
İhtiyaç duyulan reform, kapitalizm karşıtı, Amerikan karşıtı bir reform değil; derin çevreci bir reform bile değil, yalnızca kısa vadeli düşünme biçiminden uzun vadeli düşünme biçimine geçmek gerekiyor.
Cambridge Üniversitesinden Martin Rees, Our Final Century adlı kitabında şu sonuca varıyor: "Bugünkü medeniyetimizin bu yüzyılın sonunu çıkarabilme şansı, bütün ülkeler mevcut teknolojiye dayalı düşük riskli ve sürdürülebilir politikaları benimsemediği sürece yüzde elliden fazla değildir."
Terörizm açlık, hastalık ya da iklim değişikliğiyle karşılaştırıldığında ufak bir tehdittir. O gün ABD'de 3000 kişi öldü, dünyada her gün 25.000 kişi yalnızca kirli sular yüzünden ölüyor. Her yıl 20 milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zihinsel engelli oluyor. Her yıl büyük bölümü Asya'da, İskoçya kadar büyük bir tarım arazisi toprak kaybı ve kentlerin yayılması yüzünden kaybolup gidiyor.
İkincisi, terörizm nedenleri değil semptomları ele alarak durdurulamaz. Şiddeti adaletsizlik, yoksulluk, eşitsizlik ve başka şiddet olayları besler.
SAYFA 109
Yirminci yüzyılda dünya nüfusu dörde katlanırken, dünya ekonomisi de kırk kat daha büyüdü. Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde dünyanın en zengin (hepsi de Amerikalı) üç kişisinin toplam servetleri dünyanın en yoksul kırk sekiz ülkesinin toplam servetinden fazlaydı. Birleşmiş Milletler'in 1998'de yaptığı bir hesaplamaya göre titizlikle harcanması halinde 40 milyar dolar, dünya üzerindeki en yoksulların temiz su, temizlik ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterliydi.
Nüfus ve kirlenmenin artması, teknolojinin ivmelenmesi, zenginlik ve iktidarın tek elde toplanması; bunların hepsi de Kontrolden Çıkmış Trenlerdir ve çoğu birbiriyle bağlantılıdır. Nüfus artışı yavaşlamaktadır, ama 2050'ye gelindiğinde nüfus 3 milyar daha artmış olacak. Kısa vadede, bu kadar fazla insanı beslemeyi başarabiliriz, ama daha az et üretmemiz (et üretiminde bir kilo yiyecek üretimi için, on kilo yiyecek tüketmek gerekir) ve üretilen yiyeceği dağıtmamız gerekecektir. Yapamayacağımız bir şey varsa o da bugün tükettiğimiz gibi tüketmektir. Ya da bugün kirlettiğimiz gibi kirletmektir.
Yere çakılmış medeniyetlerin karakutularını okuduktan sonra bugünkü davranış biçimimiz başarısız olmuş toplumların açgözlülük ve küstahlığın zirvesine çıktılarında sergiledikleri davranış biçiminin tipik bir örneğidir. İşte bu da dinozor etkenidir: Mevcut çıkarların değişmesine karşı düşmanca bir tutum benimsemek, bütün toplumsal düzeylerde atalet göstermek.
SAYFA 113
Bugün, Paskalya Adası sakinlerinin akılsızca ağaç kesimini ve heykel yapımını hâlâ durdurabilecekleri, son ağaçların tohumlarını farelerin erişemeyeceği yerlere dikmek için toplayabilecekleri aşamadayız. Kaynakları paylaşmamızı, kirliliği temizlememizi, temel sağlık hizmetleri ve doğum kontrol yöntemlerini, doğal sınırlara uygun ekonomik sınırlar belirlememizi sağlayabilecek aletlere ve araçlara sahibiz. Bunları şimdi, refah içinde olduğumuz şu günlerde yapmazsak, işler zorlaştığında hiç yapamayacağız. Kaderimiz ellerimizin arasından kayıp gidecek. Bu yeni yüzyıl çok eskimeden geçmişimizdeki bütün karanlık çağları solda sıfır bırakan bir kaos ve çöküş çağına gireceğiz.
Şimdi, geleceği düzeltmek için son şansımız.

No comments:
Post a Comment